cihan aktas

Çetrefil Dergisi : Türkiye’de müslüman kadının edebiyat sahasında yer edinme süreci ne zaman ve hangi saiklerle başlamıştır?

 

Cihan Aktaş :   Doğrusu aklıma gelen ilk isim Fatma Aliye Hanım. Çünkü o hem kamuya mal olan polemiklerde edebi kimliğiyle de duyarlığını yansıtır, hem de romanlarında Müslüman kadının kamusal ve edebi konumu üzerine eleştirilerde bulunur, polemiklere girer,  muhakeme yürütür… Halide Edip de bu açıdan ilginç imgeler sunar, Rabia ve Kaya kişilikleri üzerinden. O kadar da çok şair adı sayabiliriz ki Fatma Makbule Leman Hanım gibi… Ya da işte, Çankırı’nın Atkaracalar köyünde yaşamış, sayısız şiir yazmış ama bir divan oluşturacak sayıdaki şiirlerini yakmış olan  Cevriye Banu Hanım… (1863- 1916) Duygularını belli etmek istemediği, belki metinlerini sunma zemini bulamadığı için geri çekilen ne çok  Müslüman kadın yazar vardır, kimbilir..

Çünkü bir zemin ve iklim değişimi var ve bu değişim en fazla kadının görüntüsü, kimliği üzerinden gerçekleşiyor. Bu şartlar altında Müslüman kadın yazar yeraltına çekilip cümlelerini içine gömmese de dualarına, zikirlerine katmış olmalı. Cumhuriyet’in ilk elli yılı Müslüman kadınlar açısından imanını korumaya dönük bir içe kapanma dönemi gibidir. Müslüman kadın yazar değil, doğru dürüst imge bile sunamaz, öyle ki Sait Faik’in bir öyküsünde namaz kılan başörtülü yaşlı kadının şefkatli bir dille anılması Müslümanlar açısından çok kıymetli bir örnek olmaya devam ediyor. Semiha Ayverdi , Münevver Ayaşlı duyarlığı,  İslam sevgisini yansıtmakla birlikte bir tür sürece teslimiyet halinde, artık bu işler böyle yürümek zorunda, der gibidir okuyucusuna.

1960’lardan itibaren, değerlerine sahip çıkarak, bu değerleri etkinleştirmek üzere var olma iradesiyle kemalist kamusallığın sınırlarını zorlamaya başladı Müslüman kadınlar. Böyle bir varlık mücadelesinin biriktirdiği deneyimlerin edebiyata yansımaması ve edebi duyarlığı da beslememesi imkansız. 1970’lerin Huzur Sokağı örneğinde dile gelen muhafazakar sağ tepkilerle harmanlanmış bir İslami duyarlık  süreç içinde kırk yıl süren agorafobik hayatların tortularını üzerinden atarak 1980’lere ulaştı. Diriliş, Edebiyat Dergisi, Aylık Dergi, Mavera ve giderek Dergâh gibi dergilerin sunduğu yeni dil ve ifade alanı özellikle “eril” değildi. Bu dergiler içinde kadın yazarlar, şairler giderek daha ağırlıklı yer tutmaya başladı. Bunun tabii sonucu 1980’lerde tezahür etmeye başlayan kadın öykü yazarları ve şairler oldu. Mesela 1990’larda bir tesettürlü kadın öykücü, 2000’lerde tesettürlü kadın şair olgusu var.

 

 

Ç.D : Edebiyatta ve müslümanlar arasında özellikle erkeklerin ‘kadın’ı konumlandırmak ya da görevlendirmek ve rol biçmek amacı ile sürekli yazılarına dahil etmelerini ve kendilerini mutlak otorite olarak görüp bu konuda kadınlarla bile tartışmadıklarını gözlemliyorum. Sizin bu konuda görüşleriniz nedir?

 

-Ahmet Mithat Efendi örneğinde zirveye ulaşmış bir “ağabey yazar”       olgusu var. Bu olguyu dönemi içinde anlamak olası. Edebi kamuda çok az sayıda kadın  tereddütlü adımlar atıyordu henüz, bazen müstear ad kullanıyor, bir varlık gösterenler seçkin bir çevreye mensup olmanın avantajlarına, Fatma Aliye gibi, Halide Edip gibi özel destek ve himayelere sahipti.

Bu şekilde bir konumlanmanın, edebiyat ilişkileri geleneğinin süreğinde az çok etkili olduğunu düşünüyorum.  Tabii ki ağabeylik var, bir de üvey ağabeylik var.  Esra Gedik  Cumhuriyet’ten sonra  devletin “İslami” sayılan ataerkil karakterinin yerini Batılı ataerkillik aldığında, baba otoritesinin de yerini ağabey otoritesine terk ettiğine dair bir tespitte bulunuyor.  Edebi kamu dengeleri Cumhuriyet’ten sonra ideolojik kıstaslarla daralan, ağırlaşan bir ağabey vesayeti   mizacı yansıtıyor. Bu konuda Birikim’e bir yazı yazmıştım: “Bir Bildiği Olması Gereken Kişi/Ağabeyli Olmak” başlığıyla. Ağabeye o gizemli/hikmetli bilgiyi biraz da olsa kızkardeşler yükler. Orada meçhul olan bilgi, aslında umulan yitik maldır. Yabancı kalınan, yabancı kılınmış edebi kamu alanında daha bilir kişi olan ağabeyin rolü bazen sahici bir destek, bazen de ulufe.  Unutmamak gerekiyor ki söz konusu olan mütedeyyin kadınlarsa hele, bir de imanını korumak için çekilen köşelerde sesleri bastırmaya zorlayan bir agorafobi dehşeti yaşanıyor. Duygular, eylemler, adımlar, cümleler kırpılıyor, budanıyor. Tesettürlü kadınlara dönük o“kapalı” sıfatı,  ses ve ifade açısından bireysel, özgün, bir tür bağımsızlığı olan bir metne değil sadece, hayata da izin vermek istemiyor. Kamusal alanla bir uzlaşma yaşamak zorunda kalan, bu uzlaşmayı da yapabilecek şartlara sahip ağabey, dolayısıyla bir temsil üstleniyor ya da çoğu kez bir temsil konumunu yükleniyor da…  Vesayet ilişkilerinin, temsilin kolaylıkları yanında zayıflatan sorunlu yönleri var. Ayrıca yazı ya da başka alanlarda kendi sesinizle var olmanız konusunda kimse tam olarak sizin iradenizi temsil etmez, edemez. Ahmet Mithat Efendi kimi kadın yazarlara babaca destek olmuş. Ancak ağabeylik de bir aradalığın tereddütleriyle malul bir konum.  Ağabey baba kadar uzak ve otoriter olmadığı gibi, baba kadar objektif ve hakkaniyetli de olmayabilir. Onun kurallarına uymadığınız takdirde görülmeyebilirsiniz.

Aklıma eşi Puran Hanım’ın Ali Şeriati üzerine anlattığı bir anekdot geldi: Şeriati, İslam’da kadın haklarının tartışıldığı bir toplantıda, kadınların ev hayatıyla sınırlandırılmasını savunan bir konuşmacının görüşlerine niye itiraz etmediğini soran eşine, orada asıl itiraz etmesi gereken kişinin, hayatı sınırlandırılmak istenen kişi olarak kadının  kendisi olduğu, şeklinde bir cevap veriyor.

Bütün bunlar doğru. Ama kişisel tecrübelerimle hayatın bazen farklı iddia ve cevapları olabildiğini de belirtmek isterim. Misal, Mustafa Kutlu’dur.  Hakkaniyetli bir “ağabey” olduğuna çok fazla sayıda genç yazarın tanıklık edeceği bir usta. Dergâh’ta kendini gösteren kadın öykücü olgusu buna tanıklık ediyor zaten.

 

Ç.D : ‘Kadın Edebiyatçı’ ya da ‘Kadın Yazar’ diye bir sınıflandırmanın bulunmasını nasıl görüyorsunuz? Böyle bir sınıflandırmanın içinde adınızın bulunması sizi rahatsız eder mi?

 

Bu konuda tonlama ve bağlam önemli geliyor bana.  İsminden apaçık ki kadın olduğu belli olan bir yazardan “kadın yazar” diye söz edilmesinin çok farklı açıklamaları olabilir.  Erkeklere ait, daha çok erkek yazarların diliyle kurulmuş bir alanda özel bir başlığı, sonradan oluşanı, arızi bir durumu, bir kanonun sınırlarını ima edebilir “kadın yazar” başlığı. Aslında bir kadın dilinin ifadesi açısından rahatsız etmiyor beni. “Hakikatler cinsiyetlidir” der ya Badiou… Bir erkek yazar ifadesiyle yazıyor olmak istemezdim, o yaygın dilin içselleştirildiğini gösteren taklitle, tekrarla ilgili bir açıklama olurdu.  Akıl mantık gerektiren makalelerimde bile konusu alanında oturmuş erkek dili yerine daha esnek, sıcak, hareketli, hayatın seslerini, saçma sapan bulunabilecek duygusal bir seçimin süreçlerini yansıtan bir dilim olsun isterim doğrusu.

 

Ancak bir kotaya özgü anlayışı, horgörü barındıran müsamahayı  ve özellikle de sınıflandırıcının kategori oluşturma üstünlüğünü vurguladığı oranda rahatsız edici geliyor bana “kadın yazar” vurgusu. Gerçek şu ki kendinizi içinde bulduğunuz dil ve anlatım zemininde sahici bir değişiklik yapmadan yazmaya razı oldukça, işaret edilen o kadın yazar olmayı da sürdürürsünüz. Öte taraftan, bunu isteseniz de aslında tam olarak neyi ve ne kadar değiştireceksiniz? Kendinizi içinde bulduğunuz dil ve edebiyat zemininin sağladığı araçlar ve koskoca bir deneyim mirası sayesinde de oluşmuyor mu üslubunuz, eleştirileriniz, imgeleriniz, ufkunuz…

Ben bu tarihsel birikim karmaşası karşısında samimi bir dil kurmayı önemsiyorum. Sahteliğe kaçmadan, ille de mükemmeli ya da arızalı olanı dillendirme zorunluluğu duymadan, kendiliğinden geleni… İşte şöyle bir kadın dili kuracağım diyerek çaba gösterdiğinizde de zaman ve mekânın bütünselliğini hesaba katmadığınız için  bir getto dili için zorlanmış olabilirsiniz.

 

Bir de biliyorsunuz “Başörtülü” hatta “türbanlı  kadın yazar” deniliyor. Türbanlı yazar onu yazsın, onu niye yazmıyor, şu şekilde niye yazdı…Tanımlar, tasnifler olabilir, ama ben kendimi nerede görüyorum acaba? Şu mealde bir cümle yazmıştım bir yazımda: “Her türlü tanımlama çabası sahih bir tanımadan yola çıkmıyorsa eğer, aynı zamanda bir sınırlama ve belirleme tahditi taşıyor olabilir.”   Başörtülü yazar olarak “o, evi aileyi ve işte bu şekilde yazsın” diye düşünenlerin gösterdiği yerde olmak istemediğim için de yazmayı sürdürmüyor muyum… Bneim gündemim, sorularım, yaralarım, umutlarım, hayallerim, sevinçlerim… “Başörtülü yazar sadece yanındaki erkeğin söylediğini yazar” şeklindeki yargı açısından bakıldığında da acaba yazdığımı hangi ölçüde kendime ait kıldığım sorusu ne kadar hesaba katılıyor…

 

Ç.D : Edebiyatçı kadınların azlığına rağmen kadın okurların çokluğu bir çelişki doğuruyor mu sizce? Ve bütün o tepkilere rağmen hemen her dönemde adından söz ettiren kadın edebiyatçıların varlığını nasıl yorumluyorsunuz?

 

Sadık veya tutkulu roman okurları  bir kitabın sayfalarını çevirirken bence aynı zamanda işte öyle romanlar yazmayı da hayal ediyorlar. Çocukken ve ilk gencliğimde okuduğum romanların bana yaşattığı güzel duyguyu okurlarıma iletmek için de roman yazmak istediğimi biliyorum.  Klasiklere vefa borcumu nasıl ödeyebilirim? İncelirken güçlenen duygular, ötekinin gözüyle de görmeden yapamama… Aileme, kasabama, mahalleme, akşap evime ve bahçedeki elma ağaçlarına olduğun kadar sevdiğim romanlara da memnuniyetle hatırladığım bir çocukluk borçluyum.

Galiba roman okuma yeteneğine sahip zihin ve muhayyele, zamanını ve gönlünü bir şekilde bunun için açıyor, boşaltıyor.

Darian Leader, “Kadınlar neden yazdıkları her mektubu göndermezler” isimli kitabında Mary Shelley’ın Frankestein’a, anlatıcının bir arkadaşa duyduğu ihtiyaca değinerek başladığını hatırlatıyor.  Çok candan dostlukların, katkısız sevgilerin denemeleri ve hayal kırıklığı… Oluşan boşluk sürekli tanımlanmak zorunda, o boşluğun anlamı defalarca yorumlanmalı… Tabii bu sadece bir açıklama denemesi…. Bence bir kadın saf dostlukların, sahici söyleşilerin içinde olsa bile yazmanın yerinin farklı olduğunu duyabilir. Misal, aşk bir bakıma başka bir benlikte kaybolarak kendinizi bulma sürecinin de adı. Ama hiçbir benlikte sonsuzca eriyip gidemez, sonunda kendinize dönersiniz, kendi deneyiminizin açıklamasına ya da sonuçlarına…

 

Bence gün geçtikçe daha fazla kadın bu işi ciddiye alarak edebiyat alanına adım atıyor. İnternetin bu konuda büyük katkısı oldu. Bir metni onaylama yetkesine sahip kurum ve kurullar karşısında kendini güçsüz ya da hevessiz hisseden kadın ve erkek yazarlar bloglarda üslubunu geliştiriyor. Blog yazarlığının zorluklarını da biliyorum, ama en azından  bilgisayarın evlere girmesinden sonra başlayan, internetin sunduğu imkânlarla genişleyen bir roman veya öykü yazma iştiyakından söz etmek gerek.

Kısıtlamalara, engellere, maddi bir karşılıktan yoksunluğu hatırlatan örneklere karşılık yazma çabası, yazma ihtiyacının geçici bir hevesten öte geçen yapısal bir yönü olduğunu gösteriyor sanırım. Chomsky kurcalıyor ya; simgesel kullanıma açıklığı, beşerin  insanlaşma sürecinin kaynaklarından biri.

Ç. D : Kadının doğurganlığının onu edebiyattan uzak tutacağı düşüncesi çok yaygın bir halde. Hatta gençliğinde edebiyatla ilgilenen amatör yazılar kaleme alan kadınların bir çoğu evlendikten sonra bıçakla kesilmiş gibi bir anda kalemi ellerinden bırakıp akıp giden zaman içerisinde sadece ‘ev hanımı’ olarak hayatlarına devam ediyorlar. Ümit Aktaş’la yaptığımız bir röportajda da ‘kadınlar yaratıcılık/üreticiliklerini doğurganlıkları ile gideriyorlar, erkekler ise bunu yapamadıkları için üretmek/yaratmak arzusu ile daha iyi eserler veriyorlar.’ demişti. Kadının doğurganlığı onu edebiyat alanında daha iyi eserler verememe konusunda tatmin edici bir gerekçe midir sizce? Yoksa kadınlar da erkeklere nazaran aynı kalitede eserler verebiliyor mu dersiniz?

 

-Ümit Aktaş’ın tespiti elbette bir gerçekliğe karşılık geliyor. Kalite açısından bakılırsa, Halide Edip romanlarının mesela Yakup Kadri romanlarına göre, Doris Lessing romanlarının da Paul Auster’inkinden daha zayıf ve okunaksız olduğunu kimse söyleyemez. Hamilelik ve doğumla gelen bir yoğunlaşma eksikliğinin etkisine kesinlikle inanıyorum, aklınız ve yüreğiniz canınızdan kopan canda, sorumluluğu üzerinize düşen  bebeğinizde oluyor, en az birkaç yıl, onun sesinde nefesinde takılı kalıyor fikriniz.  Ancak doğum ve lohusalık da bir dönem sürüyor, tekrarlar halinde ilerlese de ömrün bir çağını kapsıyor.  Yorucu, zevkli, geliştiren, çoğaltan, öğrenciliğe zorlayan bir süreç, annelik. Bambaşka duyarlık ve tecrübelerle donatıyor zihni ve muhayyeleyi. İnsan dinlemeyi, beklemeyi ve örgütlemeyi öğreniyor. Anneliğin zorluklarını yaşadım tabii. Yalnız bir anneydim bir kere. Büyük kızım bebekken, öğle uykusu sırasında en uzak odaya yatırır ve daktilomu bir battaniyenin üzerine yerleştirerek çalışmaya başlardım. Tam metne yoğunlaşırken çoğu anne yazarın yaşadığı sahne gerçekleşir, kızım kapıda belirirdi.  Onun bir bakıma hayatın sesleri içinde kalmaya dönük uyanıklığından etkilenirdim. Hazırlardım, parka giderdik.

 

Ç D : Seçilen’ isimli hikayenizi de anarak şöyle bir soru sormak istiyorum : Hikayede ana karakter olan Müslüman kadının mücadeleci tavırlar sergilediği için satır arası diyebileceğimiz arkadaşlarıyla bir konuşmasında feminist etiketiyle anıldığından söz ediliyor. Müslüman kadın yazarların da, farklı sebeplerden ama genel olarak kadınlık üzerindeki söz ve yazılarına binaen ‘feminist’ olarak etiketlenmesini nasıl görüyorsunuz?

 

– Bir metni ya da tutumu oluşturan arka planı anlamada hiç yararı olmayan, tersine, sorunların ciddiyetle tartışılmasının önünü alan yaygın bir susturma yöntemidir , etiketleme. Popülist feminist söylemlere ben de hiç yakınlık duymadım, hani, kahve basma operasyonları  gibi. Ama daha küçük bir çocukken, herhangi bir feminist yazarı da tanımamışken kadınların içinde bulunduğum toplumda din öne sürülerek bir kısıtlamaya maruz bırakıldığını farkediyordum. Misal, kayınpederinin yanında çocuğunu değil kucağına almak, adıyla bile seslenemeyen ve bazen de ağızlarını kapatarak konuşmaktan uzak duran, ailelerini görme konusunda bile mantıksız nedenlerle kısıtlanan gelinler…  Fakat şu ilginç, yine aynı yaşlardan itibaren böylesi adet ve alışkanlıkların İslam’la ilgili olamayacağını da düşünmeye başlamıştım. Bunun sebebi sanırım kadın meseleleri konusunda bir hayli duyarlı olan mütedeyyin aile çevresinde aynı zamanda İslam’a gösterilen büyük saygı. Sonuçta  adet ananelerin iki yüzü oluyor.

 

Kadınların ezilmişliğine ilişkin duyarlığı ille de feminizm başlığıyla ifade etmek zorunda olduğumuzu düşünmüyorum. Feminizm de sonuçta içinde çok farklı yaklaşımları barındıran koca bir çuval gibi.

 

Ç.D : Bu konuyu biraz daha açabilir misiniz? Müslümanların feminizme ihtiyacı olmadığını mı düşünüyorunuz?

 

Eğer olmaları gerektiği gibi Müslümanlarsa, elbette öyle düşünüyorum.  Asr-ı Saadet kadınlarını inceliyor, tanıyabildiğim kadarıyla da cesaretlerine, vakarlarına, sorularına, özgüvenlerine hayran oluyorum.  Toplumsal hareketler bir etkileşim içinde.  Batı’da feminizm yükselirken, aynı dönemlerde yükselen İslami hareketlerin gündeminde de kadın önemli bir başlık olarak öne çıkıyor. Bunun  başlıca sebebi Müslüman toplumların modernizmin baskıları karşısında çeşitli problemleri çözümlemek üzere  gündemlerine alırken, kadınların hiçbir sorunu yokmuş, olmamalıymış gibi bir tutum izlemiş olmaları. Modern dünyada her şey değişirken, kadınların değişmeden kalması, böylelikle özel alanda bir değişmezliğin korunduğu hissi bir güven veriyor olmalıydı. Oysa eğitim, üretim, hatta evlilik gibi konularda bir kadın bulunduğu zamanın dışında bir muameleye tabi tutuluyorsa, bu zulüm değil midir… Ezme ve ezilme sorunları üzerine düşünmek son derece insani ve tabii.  Peygamberimiz (sav) bu sorunlar üzerine düşünmeseydi, Veda Hutbesi’nin kimi bölümleri eksik kalırdı, ya da bir kadının güvenlik içinde yolculuk yapacağı gelecek güzel günlerden  söz etmezdi.

 

Müslüman bir kadının “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileri, yardımcılarıdır. Onlar iyilikleri teşvik edip kötülükleri men ederler” şeklindeki Tevbe Suresi ayetlerini ya da Buhari’de yer alan “(İster erkek ister kadın olsun) Müminin mümine karşı tutum ve davranışı (kullanılan malzemesi kendi içinde) birbirini tutan, birbirine kuvvet veren yapılara benzer” şeklindeki hadisleri nasıl anlamak gerekir… İyilikle anlatmayı sürdürmek ve ayrıca, özel kadın gruplaşmaları yanı sıra birlikte cevaplar aramak  tavsiye ediliyor diye düşünüyorum. Tabiatıyla katolik geleneğinin acılarını içselleştirdiğini de dile getiren Luce İrigaray’ın dilinden, tespitlerinden yararlansanız da, kendi dilinizi oluşturmanız önemli. Bu da bir süreç istiyor tabii, Müslüman kadınların akademik çalışmalarda derinleşmesiyle ilerleyecek bir süreç.

Kendi alanında önemli sorular soran ve açmaya çalışan feminist yazarları izlemek, “İlim Çin’de de olsa gidip alınız” meâlindeki hadisi kavramakla ilgili görünüyor bana. Postyapısalcı Foucault’dan yararlanma gerekçesi,  post feminist İrigaray için de geçerli.

 

Ç.D : Sizin hikayelerinizde de gördüğüm bir şey var ki gerçek hayatta da çokça karşılığını bulduğumuz, müslüman erkeklerin kendileri için mübah gördükleri birçok şeyi ailesindeki kadınlara yasaklamaları.  Bu tavrın müslüman kadınların sanat ve edebiyat alanında üreticiliklerini sergilemelerinde negatif bir etkisi olduğundan söz edebilir miyiz?

 

-Kuşkusuz öyle. Çünkü bir sanat alanında derinleşmek, ince  bağlarla bile olsa kesintisiz akan bir çalışma, bir yoğunlaşma gerektiriyor.  Roman yazarlığını ele alalım, geniş kurgu hem zaman istiyor hem de sürekli bir zihni etkinlik. Zihni özellikle roman yazacak şekilde çalışan,  muhayyilesi de bu yönde işleyen bir kadının yazı faaliyetinin eşi tarafından bazen onun ve ailenin iyiliği adına engellendiğini duyarız. Hoş duymakla kalmadım, buna bizzat tanık da oldum. Oysa ailenin selameti adına yazmayı unutmaya çalışan o kadın artık bir şekilde sakatlanmıştır ve iyiliği, ölçüsüzce ısmarlanmış bir giysi gibi sarkar üzerinden.   Kişisel yeteneklerin gelişimi konusunda eşlerin kadın olsun erkek olsun birbirlerine engel olması eş-dost değil, tahakküm ilişkisininin eseri olabilir.

 

Ç.D : Kadın ve Edebiyat üzerine konuşurken yabancı ve yerli hangi kadınların eserlerini/yazılarını takip ediyorsunuz/seviyorsunuz?

 

Yukarıda değindim biraz.  Aklıma Türkiye’den yine Halide Edip Adıvar, Emine Işınsu, Füruzan  gibi yazarlar geliyor. Kendi kuşağımdan ve daha genç yazarları, şairleri de takip etmeye çalışıyorum.

Daha gerilere gideceksek, Küçük Kadınlar’ın yazarına mutlaka birşeyler borçlu olmalıyım, insanlar ortaokul ve lise yıllarında beni hep “Jo”ya benzetirlerdi. Doris Lessing, Camilla Paglia, Emily Bronte, Ursula K. LeGuin, liste uzayıp gider.  Başucu yazarlarım arasında daha ziyade erkek yazarlar var galiba.

 

Ç.D : Suzan Nur Başarslan’ın, Derin Düşünce’de yaptığı söyleşinizde de okuma listenizde  erkek yazarların ağırlıklı olduğunu anlatıyordunuz.

 

Kim için öyle değil ki… Önce Kemalettin Tuğcu ve Jules Verne vardı. Reşat Nuri, Yakup Kadri, Sabahattin Ali ile devam etti okurluğum. Derken Halide Edip, ardından Pearl Buck ile tanıştım. Bir bakıma bu kadın yazarlar da erkek diliyle örülmüş bir edebiyat anlayışıyla yazarak öğrenme tecrübesini yansıtıyorlar ve bu böylece ilerliyor. Arada Maksim Gorki, Çehov, Steinbeck. Yalıtılımış uzaylar olduğunu düşünmüyorum ancak. Bir de mahallenin, evin içinden, kocakarıların sesiyle yazan bir Hüseyin Rahmi örneği var.

 

Başucu kitaplarımın yazarları çoğunlukla erkek, ama aralarında kadınlar da var.  Tercih ettiğimiz erkek yazar, başlıca tercih sebebimizin ötesinde bir de uzun bir yazı geleneğinin genetik imtiyazlarına sahip olarak yazıyor. Din ve felsefe alanında olduğu gibi sanat alanında da böyle olmuyor mu?

Kadın yazarları okuyoruz, onlardan öğreniyoruz, ama kendi dilimizi kurmak için bir yandan da erkek yazarları okuyarak yazının sırrına, sevdiğimiz kadın yazarlar tarafından da ulaşılmış olan sırlara vakıf olmaya çalışıyoruz. Kristeva’nın Samuraylar’ı bana Simone de Beauvoire’in Mandarinler’ine bir telmih olarak da görünür. Kadın yazarın kadın dili adına geliştirdiği ve kadın merkezli anlatıları çekici ve farklı gelse bile kendimize tuttuğumuz ayna gibi, ancak kurgu ve felsefe alanında erkek yazarlardan öğrenmeyi öncelediğimiz açık. İstisnalar elbette var ve giderek de artıyor sayıları. Bazen kadın duyarlığı felsefeyle bir araya geldiğinde olağan üstü etkileyici bir dil oluşturuyor, Zeynep Direk’te olduğu gibi.

 

Ç.D : Bir yazar değerlendirilirken okuyucular ve diğer yazarlar nazarında cinsiyeti de göz önünde bulunduruluyor mu sizce?

 

Genel olarak bu yapılıyor, böylelikle metnin görülmesi gereken farkı veya öne sürdüğü bambaşka şey ihmal edilebiliyor. Yine de metnin güzelliği ve sağlamlığıyla oluşturduğu ses her yargıyla başedebilir. Kimi kadın yazarlar  yıllarca erkek adıyla yazdı, o yazarların gerçekte kadın olduğunu düşünen olmamış pek. Üniversiteyi bitirdikten sonra, çok erken yaşta Yeni Devir gazetesinde bir köşede yazmaya başlamıştım. Fotoğraf yoktu köşemde. Bazenokurlardan  erkek olduğumu düşündüklerini anlatan mektuplar alırdım. Kaldı ki aynı zamanda edebi anlamda bir kadın diline sahip olduğumu dile getirenler de olurdu. Bence esrik cümleler kadına yakıştırılıyor ki bana da yakın gelir. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın dilini düşünün, sandık odası kokuyor.

Hangi edebiyat okuru  Sinekli Bakkal’ı, yazarının cinsiyetini hesaba katarak ayrıca değerlendirebilir ki… Iris Murdoch gibi cins bir kafayı bir kenara bıraksak bile, işte, Ursula K. LeGuin  diliyle kurgusuyla kadın yazar kontenjanından değerlendirilebilir mi… Ancak kadınsılıkla tarif edilen bir tür dil de var, Marguerite Duras veya Marguerite Yourcenar değil kast ettiğim. Gizemli veya kaprisli kadının sesi, bazen de kuru gürültünün, boş lakırdının “vıdıvıdvıdvıdı” şeklinde özetlenebilecek yankısı… Böyle bir dil de esrikliği içinde yeteri kadar sağlamsa, niye olmasın, olur pekâlâ. Ayrıca, “kadınım, aklıma estiği gibi yazışım, daldan dala konmalarım bu yüzden” demeye getiren emeksiz, cinsel göndermelerle tutunmaya çalışan bir kontenjan dili de var.

Sağlam metin, okuyucusunun veya eleştirmenin özelleştirerek daraltma eğilimine direnir, yıllar akıp giderken bu eğilimi tashih de eder. Bir metin zaman içinde yazarına bile bambaşka gözükecek bir varlık kazanıyor, kişisel tecrübelerime dayanarak bunu söyleyebilirim. Sanat ve edebiyatta gelecek daima uzun sürer. Bir eserle kurulan üsluba inanmayın. Onun arkasında kimbilir nasıl bir birikim ve uykusuz gecelere mal olan bir hazırlık vardır…


Çetrefil Dergisi 5. sayı
( röportaj; Nebiye Arı)

 

About Nebiye Arı

insanın kendini tarifi noksandır..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s